Değerli Kaynak Dostlarımız,
İçinde bulunduğumuz çağ, yalnızca iş yapma biçimlerimizi değil, stres kaynaklarımızı da dönüştürüyor. Bir yandan dijitalleşmenin hızlanmasıyla birlikte teknolojinin yarattığı sürekli bağlantı hali, performans baskısı ve gelecek öngörülerindeki belirsizlik; diğer yandan özellikle yakın coğrafyamızda, Orta Doğu’da süregelen savaş ve çatışma ortamlarının yarattığı psikolojik yük, beyaz yaka çalışanların gündelik deneyiminin ayrılmaz bir parçası hâline geliyor. Bu iki farklı kaynağın ürettiği stres, çoğu zaman birbirinden bağımsız değil; aksine aynı zihinsel alan içinde iç içe geçerek bireyin iyilik halini etkiliyor.
Teknostres; sürekli değişen sistemler, artan beklentiler ve kesintisiz iletişim akışıyla dikkati, enerjiyi ve sınırları zorlayan bir yapı ortaya koyuyor. Buna eşlik eden savaş kaynaklı stres ise, farklı düzeylerde deneyimlenebiliyor. Bazı çalışanlar için bu durum, çatışma bölgelerinde görev yapan expatlar gibi doğrudan ve somut bir gerçeklik olarak yaşanırken; bazıları için, Türkiye’de olduğu gibi, medya ve sosyal ağlar aracılığıyla dolaylı maruziyet şeklinde ortaya çıkıyor. Ancak dolaylı maruziyetin etkisi de hafife alınamayacak ölçüde güçlü. Tehdit algısı ve “sıradaki ne olacak?” beklentisi, bireyin zihinsel kaynaklarını tüketerek kaygıyı besliyor.
Daha da önemlisi, bu tür küresel ve bölgesel krizler diğer stres faktörlerinin etkisini de artırabiliyor. Zihinsel olarak zaten meşgul ve yüklü olan birey, iş yaşamındaki talepleri yönetmekte daha fazla zorlanıyor, karar vermede ve duygu düzenlemede yaşanan güçlükler bireyin üzerinde ek baskı oluşturuyor. Böylece, farklı stres kaynaklarının birbirini beslediği bir döngü ortaya çıkıyor.
Bu sayımızda, yaşamlarımızı şekillendirmeyi sürdüren bu iki temel stres kaynağını birlikte ele alıyoruz. Yazılarımız; teknostres dinamiklerini ve bunun bireysel ve kurumsal yansımalarını incelerken, savaş ve kriz ortamlarının doğrudan ve dolaylı etkilerini de farklı boyutlarıyla ele alıyor. Aynı zamanda bu iki alanın kesişiminde ortaya çıkan yeni stres yaşantılarını ve bunlarla başaçıkmak için geliştirilebilecek yaklaşım ve uygulamaları tartışmaya açıyor.
Teknoloji ilerledikçe ve dünya daha bağlantılı hâle geldikçe, bireyin maruz kaldığı bilgi ve duygu akışı yoğunlaşıyor. Bu yoğunluk içinde dengeyi kurabilmek ise yalnızca bireysel bir çaba değil, aynı zamanda kurumların da sorumluluk alanına giriyor. Çalışanların psikolojik dayanıklılığını, güvenliğini ve anlam duygusunu destekleyen yaklaşımlar, sürdürülebilir performansın ayrılmaz bir parçası hâline geliyor.
Bu derginin, içinde bulunduğumuz stres ortamını daha iyi anlamanıza ve bu ortamda daha sağlıklı, dengeli ve sürdürülebilir yollar geliştirmenize katkı sağlamasını diliyoruz.
Zuhal Baltaş