Mutluluk kavramı herkesin mutluluğu farklı yerlerde aramasından dolayı kişiden kişiye değişiklik gösterebilir. Ancak mutlu olabilmenin iki formülü vardır: Her zaman üretim içinde olmak ve sevebilme yetisidir. Bu makalede mutlu olmak ve olamamak arasındaki farklara, bizim mutlu olmakla ilgili neleri yanlış anladığımıza ve mutluluğa ulaşmak için bir farkındalığa ulaşabilirsiniz.
Her psikiyatr’ın seanslarında, karşısındakine-içinden- “sarsıl ve kendine gel” demek istediği zamanlar olur. Bu duygumuzu terapi seansları sırasında, terapi sürecinin içine yayarız. Karşımızda oturan kişi tarafından anlaşılabileceğine inandığımız bir noktada da ortaya koymaya çalışırız. Yumuşak geçişler yapmaya, sürecin içinde kendisiyle yüzleşmesine ve kendisinin farkına varmasına olanak sağlamaya çalışırız.
Zannetmeyin ki bu duyguyu sadece terapi seanslarında yaşıyorum. Günlük hayattaki gözlemlerimde, çevremdeki ilişkilerde, gazete haberlerinde, televizyon programlarında, kendi yaşam görüşlerini aktardıkları satırlarını okuduğum köşe yazarlarında, aynı duyguyu yaşadığım zamanlar sıkça olmaya başladı.
Mutluluğu ne ile tanımlıyoruz?
Yakın çevrenize biraz dikkatli bakarsanız, hatta daha da cesur olup belki de kendinize bir bakarsanız, güçlü olma ile mutlu olma kavramlarının ne kadar eş ve ortak algılanmaya başlandığını fark edeceksiniz. Mutlu olabilme yolunun, güçlü olabilmek veya güce sahip olduğunu düşündüğümüz kişilere yakın olabilmek çabası haline gelebildiğini çok sık gözlemleriz.
Daha güçlü olabilmek için verilen çabaları izliyorum. Gayretlerin hırs haline gelişine tanıklık ediyorum. Amaçlarına ulaşmak adına sattıkları mutluluğun farkına varamayanların koşturmacasını, günlük hayat içinde defalarca görmek mümkün. Neyi, ne adına yaptıklarının farkına varamadıkları için, düştükleri tuzağın da ne olduğunun ayrımına varamıyorlar. Yaşadıkları süreçleri sadece seanslarımda dinlemiyorum, çevremde gözlemlediğim insanlarda, okuduğum gazete haberlerinde her gün yeni örnekler görüyorum.
Kabul ediyorum, her birimiz günlük rutinlerimize takılmış olarak yaşıyoruz. Bu rutinlik gerçek ihtiyaçlarımızın farkına varmadan yaşamamıza neden oluyor. En son ne zaman, gerçek arzularınızı hangi suni arzularla değiş tokuş ettiğinize kafanızı yordunuz?
Günlük yaşamımız içinde zihinlerimizde idealize edilen mutluluk reçeteleri “paylaşımın” farkında olmaz. Bu reçete, vermenin gücünden habersizdir ve egoist bir sahip olma isteğini tatmine yöneliktir. Zenginliğin nelere sahip olduğumuz ile ölçüldüğünü sanır. Halbuki sizin zenginliğinizi belirleyen verebildiklerinizdir. Sahip olma arzunuz sizi yalnızlaştırır. Yalnızlığınızın ilacı olarak eğlence endüstrisini görürseniz, buradan bambaşka bir yanlışın içine doğru sürüklenmeniz de çok mümkündür. Olanaklarınız doğrultusunda, ya siz fütursuzca eğlenmenin gereğini yerine getirmekle uğraşırsınız veya eğlendiğini düşündüklerinizin sıkı bir takipçisi olarak magazin programlarını ve oradaki yaşantıları, mekanları kaçırmamaya çaba gösterirsiniz.
Psikanalitik açıdan bakarsak, mutluluğu eğlenmek sanan kişi, aslında bilinçsizce her şeyi içine almaya çalışan kişidir. Onun mutluluğa ulaşması için; tatiller, kıyafetler, elektronikler, cinsel partnerler, arabalar, mücevherler sahip olunması gereken nesnelerdir. İçindeki huzursuzluk ve boşluk büyüdükçe yeni şeyler satın alır, eskileri yenileriyle değiştirir. Maddi ve manevi her şeyi bir alış veriş ve tüketim nesnesi olarak algıladığının farkında değildir. Erich Fromm’un bu konudaki yorumu favorilerimdendir : “Dünya adeta kocaman bir meme ve bizler de sonsuza dek bekleyen, umut eden ve sonsuza dek hayal kırıklığına uğrayan emicileriz”.
Neden mutluluğu yanlış yerde arıyoruz?
Mutluluk için sevgi ve paylaşım şarttır. Sevgi, cinsel doyumun sonucu değildir. Cinsel mutluluk sevginin sonucudur. Kendi varoluşunu ortaya koyamayan bir kişinin sevgi adına yaşadığı her şey bir alışverişin ötesine geçemeyecektir. Tatilde nereye gittiği değil, kiminle gittiğinin önemli olduğunu kavrayamayanlar, tatminsizliğinin sebebini bulamayacaktır.
Her birimizin yaşamdaki en temel arayışı güvendir. Bu açıdan bakılırsa; yaşam amaçlarımızı belirleyen temel motivasyon, aslında sahip olduğumuz kaygıya karşı bir güvence sağlama arayışından başka bir şey değildir. Yani diyebilirim ki; güç peşinde koşturan bir insanın aslında yaşamında ciddi biçimde başa çıkmaya çalıştığı çaresizlik duyguları mevcuttur. Kurguladığım bu temel psikolojik mantık dizinini takip edersek, saygınlık peşindeki bir kimsenin de aslında küçük düşmekle ilgili ciddi temel korkuları olduğunu söyleyebiliriz.
Yaşamındaki kaygıları gidermek için sevilme peşinde koşan, kendini güvende hissetme duygusunu ancak başkaları tarafından sevildiğini görürse yaşayabilen insanlardan sıkça bahsederim. Bazıları ise güvenlerini kendi üzerlerinden sağlamak adına zengin olma, mal mülk edinme, saygınlık kazanma, güçlü olma derdine düşerler. Peki ama tüm güç arayışları patolojik midir?
Sağlıklı süreçlerdeki güç arayışlarında, gücü bir kaygıyı gidermek adına aramayız. Güç arayışının temelinde o kişinin nefretleri ve aşağılık duyguları rol oynamaz. Enteresandır, artık ilgi ve sevgi alamayacağını düşünmeye başlayan kimseler, kaygılarını bastırmak adına güç elde etme çabalarını arttırırlar.
Mutlu olabilmek adına güç arayışı peşinde yaşamını sürdürürken, her geçen gün mutluluğundan uzaklaştığını fark edemeyen insanların önce kendilerindeki iki temel durumun farkına varmaları gerekir,
Birincisi, önemsiz birisi olmanın onları ne kadar korkuttuğunun farkına varmaları;
İkincisi, insanları nasıl güçlü ve zayıf diye sınıflandırdıklarının ve güçlülere hayranlık duyarken zayıfları nasıl küçümsediklerinin farkına varmaları.
Mutlu olmayan mutlu edemez
Kişiliği bunları görmesini engelleyen veya görme cesaretinden uzak olan insanlar, mutlu olmaktan ve mutlu etmekten uzak olacaktır. Bana kalırsa işin daha da üzücü kısmı, bu insanların yaşamlarını, -kendi yüzleşmedikleri- diğerlerine karşı düşmanlıklarının ele geçirmesidir. İç dünyasındaki çaresizliklere karşı güç edinme uğraşındaki insanın, diğerlerine egemen olmak ve hükmetmek adına bir uğraşa girmesi veya yoksul kalmamak adına mal mülk edinmeye çalışan insanın, başkalarını yoksullaştırma eğilimibunlara örnektir. Kimi zamanlar ise küçük düşmekle ilgili kompleksi olan birisinin saygınlık kazanmak adına başkalarını küçük düşürmeye çabaladığını görebilirsiniz.
Güç arayışı peşinde, hem kendisini ve hem de kendisini sevenleri mutsuz eden insanların temel özelliklerinden birisi, canının istediği her şeyi ne pahasına olursa olsun gerçekleştirme isteğidir. Onlar, beklentilerinin her an doyurulmasını isterler. Beklentileri doyurulmadığı an öfke patlamaları gösterebilirler. Gecikmelere, öncelik almamaya, beklemeye tolerans gösteremezler. Kendi arzularına boyun eğilmesini beklerler. Kendi arzularının dışında gelişen durumları kişiselleştirip aslında kendilerinin istenmediğine dair içlerinde taşıdıkları kompleksleri dışa vurarak olay çıkartma eğilimi taşırlar.
Kendi isteklerinizle yüzleşmelisiniz. İsteklerinin ortaya çıkmasına sebep olan ihtiyaçlarını soyut olarak değerlendirme yetisine kavuşanlar, mutlu olmaya ve mutlu etmeye daha yakın olacaktır. Aksi halde, kendilerine kurdukları ve kendilerine inandırdıkları yalancı bir dünyada, ödedikleri ve ödettikleri bedelden habersiz yaşamlarını sürdürecektir.
Son söz
Mutlu olabilmek nasıl güçlü olmak ile karıştırılıyor ise, mutluğu eğlenmek zannetmek de, sanırım modern çağ insanının karşılaştığı önemli karmaşalarından biri olarak karşımıza çıkmaya devam edecektir.
Mutluluğun formülü psikiyatri veya felsefe kitaplarında saklı bir sır değil ve her birimize çok yakın. Dikkat edilmesi gereken çok basit iki kural var.
Birincisi; yaşamınızda hiçbir zaman üretimden kopmayın. Çalışan ve ortaya bir ürün çıkarabilen kişilerin tatmin duygusu yüksek olacaktır.
İkincisi ise sevgi yetisidir. Sevgiyi, sevilmek zannetmemektir.

Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *