Küresel pazarlarda rekabet eden şirketlerin üst düzey yöneticilerinin sadece kendilerinin veya şirketlerinin değil ait oldukları ülkelerin itibarlarını da bir sınavdan geçiriyorlar. Yatırımcılar, hükümetler, kamu otoriteleri, medya, sivil toplum kuruluşları gibi kamuoyunu oluşturan katmanların kulağına kaçan “kar suları” ilerleyen zaman içinde itibarın iş sonuçlarını ne kadar doğrudan etkilediğini ortaya koyuyor. Zamanında, sahip olunan makamlardan, koltuklardan, apoletlerden alınan güçle gerçekleştiği sanılan “itibarın” aslında “itibar” olmadığı gerçeği ile yüzleşmek durumundayız. İtibarlı olmanın göstergesi, başka insanlar için de geçerli olan, kimlik, kültür ve değerlere ne kadar saygı duyduğumuz ve uyumlu olduğumuzla ilişkili.
Tarihin ilk çağlarından bu yana, insanoğlunun ihtiyaçlarını karşılaması için hizmet ve mal alışverişi sistemini oluşturması aynı zamanda insanoğlunun “değerler” sistematiğini de bir “karakter” olarak günümüze taşıdı. İlk çağların yerleşik düzeninde bir çuval buğday karşılığında alınan beş inekli sistem günümüzde trilyonlarca doların işlem gördüğü borsalarda kendini gösteriyor. Adına “zenginlik” dediğimiz ve para ile ölçümlenen sistemler bütünü, bir anda ülkelerin gelişmişlik düzeyinin de göstergesi oldu. Ama bu gösterge, ekonominin içindeki insanın karakterindeki olumsuzlukları, zaman zaman bedeli çok ağır ödenecek sonuçlara neden oldu. Hırs, açgözlülük, ele geçirme sevdası, egoların tatmimina dayalı ama hepsinin arkasında “paraya dayalı zenginlik” dürtüsü nüfusu 7 milyara dayanmış gezegeni bir çıkmaz sokak içine hapsetti.
İş Dünyası tarihine efsane olarak geçen CEO’lardan bir tanesi Jürgen Schrempp idi. Daimler’in en üst koltuğunda oturan Schrempp’in vizyonu, Chrysler ile şirketi birleştirmek ve dünya otomotiv endüstrisine yön veren bir şirket olmaktı. Her kesin “şapka” çıkarttığı bu vizyon bir şekli ile hayata geçti. Ama iki şirketin kimyası bir türlü tutmadı. Başarısızlıklar ardı arkasına geldi ve 2000’lerin en talihsiz CEO’larından biri olan Schrempp’e bir zamanlar şapka çıkartanlar onu yerin dibine batırmaya başladı. Nasıl batırmasınlar ki? Yatırımcıların 60 milyar dolarını batırmıştı bu vizyon! Kendisi ve şirket itibar kaybetmişti ve arkasını toparlamak hiç de kolay olmayacaktı. Ama Schrempp’e asıl itibar kaybettiren olay, Stuttgart’ta sıradan bir gün yaşanırken bir milyon dolarlık zırhlı Mercedes’ini çaldırması oldu! Ve günün birinde, kamuoyunun ve yatırımcıların baskısıyla Schrempp görevini bıraktığı gün hisse senetleri % 9 prim yaptı!
Bir diğer Alman CEO efsanesi ne idi diye belleğimizi zorlasak, sanırız 1990’lı yıllarda Siemens’in kaptan köşkünde oturan Heinrich von Pierer ismi aklımıza gelir. Global bir şirketi bir çok sektörde birinci sıraya çıkmasına ön ayak olan bu yönetim 2000’lı yılların ortalarında sahibine bir “kabus” olarak geri döndü. Rüşvet, yolsuzluk, usulsüzlük suçlamalarıyla çalkalanan Siemens’in bu kez Yönetim Kurulu Başkanlığı koltuğunda oturan Pierer, kamuoyunun baskısı ile bu görevini bırakmak zorunda kaldı. Kendi CEO’luğu döneminde gerçekleşmiş onlarca olay 160 yıllık Siemens itibarını yerle bir etmişti.
Bu örnekler ve daha niceleri, küresel pazarlarda rekabet eden şirketlerin üst düzey yöneticilerinin sadece kendilerinin veya şirketlerinin değil ait oldukları ülkelerin itibarlarını da bir sınavdan geçiriyorlar. Yatırımcılar, hükümetler, kamu otoriteleri, medya, sivil toplum kuruluşları gibi kamuoyunu oluşturan katmanların kulağına kaçan “kar suları” ilerleyen zaman içinde itibarın iş sonuçlarını ne kadar doğrudan etkilediğini ortaya koyuyor.
2000’lerle birlikte “çok kimlikli, çok kültürlü” bir dünyanın iş yapma biçimlerimizi toptan değiştireceği bir yolculuğun içindeyiz. Bunlarla birlikte yerel ve evrensel değerlerin belki de insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar günlük karar süreçlerimizde etkin olacağı bir yaşam tarzımız olacak. Kurum itibarının omurgasını oluşturacak olan kimlikler, kültürler, yerel ve evrensel değerler hiç olmadığı kadar güvenilirliğin gerçek sermaye olduğu olgusunu karşımıza çıkartacak!
2008 eylülünde zirve yapan finansal kriz, aslında, bu krizin tsunami dalgalarındaki gelişimi göremeyen şirketlerin üst düzey yöneticilerinin hazin öykülerine dönüştü! Onlar, 1990’lardan beri ayak sesleri duyulan; şeffaflık, açıklık, dürüstlük ve hesap verebilirlik ilkelerini ısrarla görmezden geldiler. Oysa bunlar evrensel değerler haline dönüşme sürecindeydi.
Benzer bir tehlike; sosyal sorumluluğu, küresel ısınmanın neden olduğu tehditleri, çevre duyarlılığını geliştirdikleri projeler ile bir “hayır ya da pazarlama işi” gibi gören “mış” gibi yapan şirketler ve yöneticileri için geçerli şimdi!
Özbekistan ekonomisinin 38 milyar dolarlık girdisi olan pamuğundan yapılmış tekstil ürünlerini Wal-Mart, Mark & Spencer, Tesco gibi dünyanın en yaygın perakende zincirlerinin satmama kararı almasının ardında yatan nedenleri şirket yöneticileri iyi incelemeli. Çocuk işçilerin pamuk tarlalarında olumsuz koşullarda çalıştırılıyor olmalarının neden olduğu sivil toplum baskısı bir ülkenin sadece pamukla ilgili ekonomisini değil, toptan itibarının sorgulanmasına neden oluyor. Metasaz pamukla sınırlı kalmıyor!
21. yüzyıl, sivil toplumun “yaptırım” gücünün dorukta hissedileceği bir dönem olarak geçecek insanlık tarihine… Evrensel ve yerel değerleri temsil eden sivil toplum, yaygın enformasyon teknolojilerini herkesten daha etkin ve yaygın kullanabilme özelliğine sahip. Bürokrasiden, hiyerarşiden, zamandan arındırılmış bir iletişim ve etkileşim söz konusu.Yani “güç”, hükümetlerden, zabıtadan, kolluk kuvvetlerinden “sivil topluma” geçmiş durumda…
Dünyamızı çepe çevre saran sosyal ağlar yeni bir yaşam biçiminin kurgusu oldu. Bilgisayar okur yazarı olan herkesin kendini ait hissettiği bir kaç sosyal ağda yeri, yurdu, tanışları var! Tatmin olmadığı noktada kendi bireysel değerleri ile buluşacağını umduğu bir ağı yaratıveriyor. Ortak değerlerin etrafında kenetlenen insanlar günü geldiğinde devlet ve hükümet başkanlarına kök söktürüyorlar. Gelişmiş ülkelerin liderleri bir araya gelip toplantı yapacak yer bulamıyorlar!
Zamanında, sahip olunan makamlardan, koltuklardan, apoletlerden alınan güçle gerçekleştiği sanılan “itibarın” aslında “itibar” olmadığı gerçeği ile yüzleşmek durumundayız.
Geçen yüzyılın “değerlerinden” biri olan “para”nın bile hükmü kalmadı! Örneğin, Dow Jones endeksinde hisseleri işlem gören bir şirketin gelecek üç aylık dönemde tüm yatırımcıların beklentilerinin ötesinde büyük bir “kâr” açıklaması yapması iyi bir şey midir, kötü bir şey midir? Yakın geçmişte yaşanan finansal krizin rüzgarları dinmemişken, açıklanan bu kârlılık üzerine bütün herkes üşüşecek ve sorgulayacaktır. Belki gerçekten iyi bir performansın karşılığıdır! Ancak, değer olarak paranın önüne başka öncelikli değerlerin geçtiği görülecektir. Bunu açıklayan şirket kurumsal yönetim uygulamalarına sahip mi, çalışanları arasında ayrımcılık yapıyor mu, ekolojik dönüşümle ilgili performansı var mı, ait olduğu yörelerdeki yerel topluma katkıları var mı, vergisini tam ödemiş mi, sigortasız işçi çalıştırıyor mu gibi onlarca sorudan oluşan zihin sınavını başarı ile geçtikten sonra rahat bir nefes alabilecektir!
İtibarlı olmanın göstergesi, başka insanlar için de geçerli olan, kimlik, kültür ve değerlere ne kadar saygı duyduğumuz ve uyumlu olduğumuzla ilişkili. Bir değer yaratmak, bunu güvene dönüştürmek ve sonuçta toplumun takdirini almak belki kolayca sahip olabileceğimizi düşündüğümüz (para da dahil olmak üzere) bir çok şeyden fedakarlık yapmamıza neden olmakta. İşte temel sorun, kavga, çatışma bu noktada başlıyor; bir fedakarlık yapmak zorunda mıyız? Neden yapalım? Ne kadar yapalım?
Hatalı üretim nedeniyle piyasaya verilen ürünlerin geri çekilmesinin maliyetine katlanmaya değer mi? “Bizden başkası fark etmez zaten” mi diyeceğiz, yoksa “Bu bizim kendimize karşı sorumluluğumuz her şeyden önce. Tabii ki geri çekeceğiz, maliyeti ne olursa olsun mu?”
“Trade off” kurum itibarının yönetilmesindeki en temel zihin jimnastiği! Bu olmadan itibara giden çarklar çalışmıyor. Tek şart bu değil tabii. Samimiyet, doğru zamanda bu kararları almak, katılımcı politikalarla bu özverileri yönetmek ve hepsinden önemlisi “liderlik” etmek temel koşullar…Yani yolumuz yine, işimizi hangi değerlerimizin üstüne inşa ettiğimizle ilgili bir yerlere çıkıyor.
Üretim süreçlerindeki hızlı değişimin altında yatan ana nedenlerden bir tanesi gelişen teknoloji ise, diğeri ve daha baskın olanı “değerler” olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü, gelişmiş teknoloji, insanlığın ortak değerlerine hizmet etmeyecekse duvara toslamaya mahkum! Uranyumla enerji de üretebilirsiniz, atom bombası da!
Wall Street küresel finansal krizinin arkasındaki temel neden de bu dur!
Bir zamanlar şirketler için; çalışan ve müşteri memnuniyeti, dürüstlük, verdiği sözü tutmak gibi “değer” olarak tanımlanmış kavramların günümüzde bir geçerliliği kalmadı. İtibara hizmet etmiyor çünkü. Bunlar “hijyen” kavramlar olarak yerini aldı ve toplum bunların üzerine yerel ve evrensel değer olarak şirketlerin neleri tanımladığını merak ediyor… Bu olursa “itibar” edecekler…

Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *