Kişiselleşmiş, sorgulayan, deneyime dönüşen, grupla işbirliği içinde öğrenilen, teknoloji destekli, koçluk yapılan bir eğitim modeline yolculuk etmemiz beklenmektedir. Değişim ihtiyacına cevap veren ve geleceğe yatırım yapan yeni öğrenme modellerinin kullanılması, bugünü dünün penceresinden izlememizin önüne geçecektir.
Eğitimin üzerindeki mercek, insanlık tarihi boyunca hiç eksik olmamıştır. Eğitim, hangi alanları kapsar ve hangi gruba verilir gibi sorulardan bağımsız olarak, eğitim yöntemleri sorgulanır. Amaç bilginin, insana hizmette en üst noktaya taşınmasına olanak sağlamaktır. Değişim hızının baş döndürücü olduğu günümüzde eğitim yöntem ve ilkelerinde bir değişim yapılmalı mıdır? Bu soruya tereddüt edilmeden verilecek “evet” cevabının ardından, bu ilkelerin neler olacağı sorusuna cevap aranmalıdır. Bu arayışların öncesinde bazı temel gerçekleri hatırlamakta yarar vardır.
Değişimin Hızı
İçinde yaşadığımız dünyanın değişim hızı bizi sadece şaşırtmakla kalmayıp aynı zamanda deyim yerindeyse bazen sersemletmekte, bazen de çaresiz bırakmaktadır. Örneğin günümüzde en çok talep gören on meslek ve bazı pozisyonların, bundan 15 yıl önce var olmadığını görmekteyiz. Bu durum, genç profesyonellerin eğitim yıllarında var olmayan işlerde çalışmaları, icat edilmemiş teknolojileri kullanmaları ve bilmediğimiz problemleri çözmeleri için onları eğittiğimiz anlamına gelir.
Konuya internet teknolojisindeki gelişmelerle online bilgi paylaşımın miktarı ve hızı açısından bakarsak, bilgiden söz ederken “internetten önce” (İÖ) ve “internetten sonra” (İS) kavramlarını düşünmek yanlış olmaz. 2010 yılı sonrasında herkesin avcuna aldığı bilgi, mobilleşmeyle daha da farklı bir boyuta taşınmıştır. Bugün artık bilginin kaynağı olarak Google ve Yandex gibi arama motorları kullanılmaktadır. Haberleşme ve paylaşımlar maillerden YouTube’a, Facebook’dan Twitter’a ve Instagram’dan Pinterest’e kadar pek çok kanalda gerçekleşmektedir.
Özel ürettiği araba telefonuyla 1900’lerin başında eşiyle ilk görüşmeyi yapan Lars Magrus’u bir yana bırakalım. Cep telefonlarından bugünkü anlamda ilk mesajın 1992 yılında atıldığı hatırlanırsa, her gün yeryüzünde yaşayan insan sayısından fazla mesaj atılmasına anlam vermekte zorlanır ve o zaman nasıl haberleştiğimize kendimiz de hayret ederiz. 50 milyonluk bir satış sayısına ulaşmanın radyo için 38, TV için 13, internet için 4, iPod için 3, Facebook için 2 yıl alması, eğitim araç ve kanalları üzerine yeniden düşünme gereğinin ne kadar kaçınılmaz olduğunu gösterir.
New York Times gazetesinin bir haftalık bilgi içeriğinin, 18.yy’da yaşayan bir insanın hayat boyu karşılaşacağı bilgi içeriğini aşması; bugün dünyada kullanılan büyük verinin (bilgi içeriğinin) yüzde 90’ının son iki yıl içinde üretildiği bulgusu1, geleneksel eğitim yaklaşımının dışına çıkılması gerektiğinin açık işaretleridir.
Daha ilginç olanı teknoloji alanındaki bilginin her iki yılda bir, ikiye katlanması ve dört yıllık teknik öğrenim gören öğrencilerin eğitimlerinin ilk yılında aldıkları bilgilerin, 3.sınıfa geldiklerinde güncelliğini kaybetmesidir. Ayrıca 2049 yılında bütün insanların bilgi işleme kapasitesini aşacak ve değeri 100 dolar dolayında olacak bilgisayarlar üretileceği öngörülmektedir2.
Cevapların Zorlaştığı Bir Dünya
Bugün profesyonel hayata başlayanlar, geleceğe giden yolda aldıkları üniversite diplomasının işe yarayacağına ve diploma sahibi olmanın kendilerine saygın bir yaşam sunacağına inanmamaktalar. Değişim öylesine hızlı ki, onun kendilerini geliştirmeye ve yenilemeye sınır koyma olanağı vermediğinin bilincindeler. Hatta dış koşulların diretmesine teslim olmaya da gönüllü değiller. İlginç buldukları ve heyecan duydukları konulardan iş hayatının kendilerini uzaklaştırmalarına tahammülleri yok. Ayrıca teknolojinin kazandırdığı alışkanlıklarla oluşan yeni yaşam biçimlerinden vazgeçmek için katlanacakları özverinin de elde edecekleri sonuca değmeyeceğini düşünmekteler.

Diğer taraftan kurumlar, rekabetin zorlandığı, yenilikçiliğin kaçınılmaz olduğu iş dünyasında ayakta kalmak için yüksek potansiyeli olan, yeni fikir ve uygulanabilir çözümler üreten profesyonellere ihtiyaç duymakta. Yenilikçiliğe giden yol yeni kuşakla güçlenmiyorsa kimseye hayat yok. Rekabet için “yaratıcılığın alışkanlığa, yenilikçiliğin rutine dönüştüğü bir kurum kültürü” geliştirmek gerekir3. Beyaz yakalılar başta olmak üzere her çalışanın yaptığı işe değer katma beklentisi, rutinle ve vasatla yetinmeye izin vermemektedir. Buradan da anlaşıldığı gibi, eğitim konusunda geçmişte yapılanları sürdürerek tam bir ilerleme sağlamak artık mümkün değildir. Bugün kurum akademileri ve İK eğitim birimlerinden istenen; yüksek performansı besleyecek ve yenilikçiliği geliştirecek bilgi ve becerileri kazanmanın hızlı ve kalıcı yollarını bulmaları ve uygulamalarıdır.
Çalışan gelişimi ve değişimi için yapılan eğitimler “adam başına düşen eğitim saati” anlayışının dışına çıkmadıkça devlet eliyle verilen “eğitim” hizmetine dönmekte ve rekabet-kurum-çalışan üçgeni birbirine bağlanamamaktadır. İstenildiği zamanda, gerektiği yerde kullanılacak, deneyime hızla dönüşecek bilgi nasıl kazanılacaktır? Cevap bulunması gereken temel soru tam da budur.
Bazı kurumların çalışan gelişimi konusunda bir ölçüt olarak kullandığı “adam başına düşen eğitim saati” uygulaması, ve böylece “herkese eşit davranılarak adalet sağlanmaya” çalışılmasının Türkiye’de milli eğitim sisteminde ortaya çıkardığı sonuç için ayna PİSA verileridir. Resmi olarak son paylaşılan 2012 yılı PİSA sonuçlarına göre4 Türkiye 36 OECD ülkesi arasında 33. olmuştur. Bu sıralamadan daha kötü olanı en iyiler ile en kötüler arasındaki farktır. İyi bir eğitim sisteminde gerek sınıf içi, gerek okul içi, gerekse ülke bütününde, en iyiler ile en kötüler arasındaki farkın yüzde 20’yi geçmemesi gerekir. Oysa ki bu fark Türkiye’de yüzde yüze yakındır.
Günümüz insanı, tarihin hiçbir döneminde karşılaşılmayan bir uyaran yoğunluğuyla karşı karşıyadır. Yüzlerce televizyon kanalı, radyolar, bilgisayarlar, iPad’ler, iPhone’lar, Apple watch’lar her noktadan önlerine uzanan ve reklam panolarından akan uyaran bombardımanına eklenen sosyal medyanın getirdiği mesaj yağmuru altında yaşamaktadır. Bütün bunların sonucunda da insanlar dikkatlerini, yapmaları beklenen iş konusundaki bilgiye odaklamakta zorluk çekmektedirler.
Klasik Eğitim Anlayışından Günümüze
Şu anda yürürlükte olan resmi eğitim sistemi 19. yüzyılın ekonomik ihtiyaçlarına göre yapılandırılmıştır. 18. yüzyıldan önce eğitim, varlıklı sınıflar için özel öğretmenler tarafından sağlanırdı ve ne yazık ki halkın yararlanacağı bir eğitim sistemi mevcut değildi. 19.yy’ın entelektüel düşünce modeline göre eğitim, klasik eserleri anlamaya yarayan ”tümdengelimci” düşünce biçimine dayanıyordu. Bu eserleri anlayanların “akademik yetkinlik”e sahip oldukları kabul ediliyordu. Bu kişiler doğal olarak toplumun saraya, hanedana, asillere, aristokratlara yakın kimseleri arasından çıkıyordu. Vergi verenlerin sağladığı kaynağa dayalı olarak, eğitimin halk kitleleri için zorunlu kılınması devrimsel bir yaklaşımdı. Bu anlayışla yapılanan eğitim, toplumun alt sosyo-kültür gruplarından gelenlerin de varlıklı olmalarının önemli ve tek koşulu oldu.

Böylece eğitim ortamları özel hocaların ve mekanların dışına taşınarak “okul”lara dönüştü. Okullar, endüstri döneminin “seri üretim” anlayışına göre düzenlenmişti. Sıraya dizilmiş sınıflar, çalan zile göre düzenlenen program, belirli konulara göre özelleşmiş bir sınıf anlayışı, yaşlarına göre gruplanmış öğrenciler, standart müfredat, belirlenmiş eğitim saatleri, bir bilenin anlatıları vb.
Bu eğitimin müşterisi olan halkın büyük bir kısmını tarım işçileri oluşturduğu için, yaz döneminde ürün toplama faaliyetine çocuklar dahil edilirdi. Dolayısıyla tüm aile bireylerinin bu etkinliğe katılması için yıl içinde eğitime uzun aralar verilmeye başlanmıştı. Bu ara zamanla tarafların büyük çoğunluğunun ihtiyaçlarını karşılayan “yaz tatili”ne dönüşmüştü. Eğitim, böylece, insan beyninin ihtiyaç ve gerçekleriyle örtüşmenin ve kişisel özelliklere uygun olmanın ötesine düştü ve günümüzde farklı arayışların doğmasına yol açtı.
Arayışın odağında; sınırlanmamış ve sorgulayan düşünce, doğru bilgi kaynaklarına ulaşabilme, tanımlanmış koşullarda deneyimlenmiş bilgiyi hayata geçirme, yeni bilgiler üretebilme, yaşam kalitesini ve standardını yükseltebilecek bilgi arayışında olan insanlar bulunmaktaydı. Bu da öncelikle; üretim bandı anlayışının terk edilmesi, eğitimin ve öğrenmenin yaş ve bir zaman aralığı ile sınırlanmaması gereğini getirdi. Zira 21.yüzyıla geldiğimizde “tek doğru cevap” aramanın dışına çıkılması gerekliliği, farklılıkların kaçınılmazlığı ve zenginleştirici olması, beynin nöroplastisitesi (sinaptik düzeyden çoklu modüller düzeyine kadar), öğrenmeyi harekete geçiren iç ve dış koşullar, katılımın ve deneyimin önemi gibi konularda bilinenler ve teknolojinin kazandırdığı yeni alışkanlıklar öğrenme yöntemindeki arayışlara zemin hazırladı.
Çözümün Yönü
Üretim bandı anlayışını ve çoklu sınırlamaları terk etmeye karar verdiğimiz noktada çözüm konusunda gözümüzde ışık belirmeye başlar. Bu noktada standartlaştırma yönündeki zihin haritamızı değiştirmek ve tam aksi yöne gitmeyi denemek çok daha gerçekçi bir yaklaşımdır. Yaratıcılık, bir soruyla çok sayıda muhtemel cevabın var olabileceğini veya bir sorunun birçok açıdan yorumlanabileceğini gösterir. De Bono’nun ortaya koyduğu gibi, lineer (bir çizgi üzerinde tek yönlü) bir şekilde düşünmek ve “tek bir doğru cevabı” aramak yerine; “muhtemel birçok cevabın” peşinde olmaktır. Bugünün eğitim anlayışında üç alandaki eksikliğin önüne geçilmesi gerektiği bilinmektedir: Çocukları yeni bilgiyi keşfetmeye heveslendiren merak duygusu, özgün fikirler geliştirmelerini sağlayan yaratıcılık, kendi çıkarımlarını ve bakış açılarını ortaya koydukları eleştirel düşünce. Robert McGarvey, anaokulunda yüksek yaratıcılık oranının yüzde 84 olduğunu, ancak daha ikinci sınıfta bu oranın yüzde 10’a düştüğünü ortaya koymuştur5. Özellikle söz konusu yaş dönemi için okulda olduğu kadar, evde sürdürülen eğitim anlayışı da yaratıcı düşünce sisteminin korunmasında belirleyicidir. Kyung Hee Kim’in farklı yaş grupları için yaptığı çalışmada, IQ puanlarının yükselmesine rağmen, yaratıcılık puanlarının zamanla düştüğü ve en büyük düşüşün anaokulundan üçüncü sınıfa kadarki dönemde gerçekleştiği görülmüştür6. Önemli olan farklı düşünce biçimlerine saygı göstermek ve körelmesine imkan vermeyen sistemleri kurmaktır. Geleceği kuracak insanları standart eğitim sistemiyle yetiştirmek, bugünü tekrarlayacak kişileri yetiştirmeye neden olacaktır. Böyle bir düşünce biçimini geliştirmek için en etkili disiplinler, son yıllarda eğitim sisteminin neredeyse dışına itilmiş olan, müzik ve felsefedir.

Bugünün dünyası dünkünden çok farklı olduğu gibi, yarının dünyasının da bugünkünden çok daha farklı olacağı açıktır. Daha bugün bile içinde bulunduğumuz dünya, “perde açılırken senaryo değiştirmeye hazır olan insanların dünyasıdır”. Bunun için de yenilikçi ve yaratıcı düşünceye yol açan “farklı düşünme” becerisinin geliştirilmesi ön koşuldur. Konunun ilginç bir yanı da, yukarıdaki örneklerden de görüldüğü gibi, insan yavrusunun dünyaya yaratıcılık kapasitesine sahip olarak gelmesidir. Eğitim sisteminin bu kapasiteyi geliştirip üst düzeylere taşıması gerekirken, tam tersi bir sonuç ortaya çıkmakta ve yaratıcılık eğitim aracılığıyla yıkıma uğratılmaktadır.
Çağdaş Eğitimden Beklenen
Maastricht Yenilikçilik ve Teknolojiye Dayalı Ekonomik Araştırma Enstitüsü ile Avrupa Komisyonu Ortak Araştırma Merkezi, Avrupa’daki ve dünyadaki yenilikçilik performansını ölçmek için bir endeks geliştirmiştir. Bu endeksle yapılan ölçümle Finlandiya 76 puanla en yenilikçi ülke olmuştur. Finlandiya’yı İsveç 74, İsviçre 71, Japonya 70, Singapur 69, İsrail, 68, Amerika 67 puanla izlemiştir. Türkiye ise 22 puanla Bulgaristan’ın bir basamak altında, Brezilya’nın bir basamak üzerinde 40. sırada yer almıştır7.
Psikoloji ve eğitim bilimlerinin devreye girmesiyle uzun yıllardır aynı yaş ve dönemin, farklı entelektüel kapasite, farklı kişilik, değerler, eğilim ve yetkinliklere sahip olduğu bilgisi ispat edilmiştir. Ancak çeşitlendirmenin nasıl en etkin ve yaygın olarak yapılabileceği konusundaki öneri ve arayışlar sürmektedir. Bu önerilerin başında yukarıda sıralanan bireysel farklılıkları hesaba katmak gerekir. Bu arayışların bir sonucu da, son yıllarda büyük ilgi odağı olan “koçluk” anlayışının öğrenme yöntemi olarak uygulanmasıdır.
Burada öne çıkan, öğrenme sorumluluğunun öğretmen ağırlıklı olmaktan, öğrenen ağırlıklı olmaya dönüşmesidir. Bu bir bakıma tarih kadar eski bir yaklaşım olsa da, konunun tekrar güncel duruma gelmesinin nedeni, bilgi teknolojisindeki gelişmeler ve bu gelişmelerin eğitim alanına yansımalarıdır.
Cheung ve Slavin’in 2013 yılındaki araştırması8, teknolojinin eğitime olumlu katkı sağladığını ortaya koymuştur. 21.yy dünyasındaki öğrenciler dijital teknolojiyle iç içe yaşamaktadır. Başka bir ifadeyle günlerinin on saatten fazlasını, cep telefonu, bilgisayar, tablet kullanarak ve internet ortamında gezinerek harcamaktadırlar. Teknolojik aletlerin çeşitlerinin artmasıyla harcanan zaman da buna bağlı olarak doğru orantıyla artmıştır. Eğitimde reform hareketi sayılabilecek olan tabletlerin okullara taşınması birçok uygulamayı beraberinde getirmiştir9.
Bu gelişmeler ve teknolojinin sunduğu imkanlar, eğitim dünyasına uzun yıllar egemen olan toptancı ve genelleyici yaklaşımın yerini “kişiselleşmiş” bir yaklaşıma terk etmesine imkan vermektedir. Böyle bir uygulama içinde öğrenme sorumluluğunu üstlenen kişiler doğal olarak kendi beceri ve yetkinlikleri konusunda çok daha gerçekçi bir anlayış geliştireceklerdir.
Günümüz dünyasında eğitim, tek bir doğru cevabı arayan bilim anlayışının dışına çıkarak farklılıklara gösterilen saygıyla oluşacaktır. Hiç şüphesiz fen bilimlerinde “tek doğru” cevabın geçerli olduğu disiplinler vardır. Burada da yapılması gereken “tümdengelimci” anlayış yerine “tümevarımcı” anlayışı sistemin içine sokmaktır. Böyle bir ortamda sadece doğru cevaba odaklananlar değil, muhtemel doğrular üzerinde farklı düşünce açılarını ortaya koyanlar da ödüllendirilir. Bu da öğrenme ortamında sadece doğru cevapların aranması değil, doğru soruların sorulması için imkan sunmakla mümkündür.
Birden çok doğru cevabın olabileceği veya her bir cevabın barındırdığı doğrulardan yola çıkarak daha etkili sonuçlara ulaşılabildiği bir öğrenme ortamı hem toplumda, hem de iş ortamında demokratik bir anlayışın geliştirilmesi açısından önem taşır. İyi bir eğitmenden beklenen doğru soruları sormak ve insanların potansiyellerini ortaya çıkartmaktır. Daha sonra bu potansiyelin kişinin kendi amacına, iş hayatında temsil edeceği kurumun ve yaşadığı ülkenin amaçlarına uygun kullanılması için entegratif bir süreçten geçirilmesi kişiyi çağdaş bir insan yapar.
Böyle bir anlayışla yapılacak çalışmalar farklı bir öğrenme kültürü yaratacaktır. Toplumda yaygın tutum olan “bilgi sahibi olmadan fikir beyan etmek” yerine, “sorumluluk almak ve bunun için farklı kaynakları kullanarak öğrenme ortamına hazırlanarak gelmek” böyle bir kültürün temel belirleyicisidir. Bilgilerin kazanılması için kişinin kendi zamanını ve kaynaklarını seçmesi öğrenme ortamındaki esnekliği sağlayacaktır.
Günümüzde iş hayatındaki gençlerin böyle bir eğitim anlayışına geçmek açısından önemli bir avantaj okuma ve yazmayı tuşlayarak öğrenmiş olmalarıdır. Bunun sonucu olarak sanal ortamda çok aşina oldukları simülasyonlarda yaptıkları hataların sonuçlarını görme alışkanlığını, iş ortamlarına taşımaları çok kolay olmaktadır. Böylece sanal oyunlarda yaşadıkları ve kendilerini kutladıkları seviye atlama becerilerini iş hayatına taşıyarak anlamlı başarılara imza atabileceklerdir.
Bugün artık gerçek öğrenmenin grup içinde ve işbirliği ortamında gerçekleştiğini biliyoruz. İnsanlar en iyi birbirlerinden öğrenir. Birbirlerinden öğrendikçe de, toplum içinde yaşamanın ve kendilerinden farklı düşünenlerin ne kadar değerli ve böyle bir yaşantının ne ölçüde zenginleştirici olduğunu görürler.
Son söz
Kişiselleşmiş, sorgulayan, deneyime dönüşen, grupla işbirliği içinde öğrenilen, teknoloji destekli, koçluk yapılan bir eğitim modeline yolculuk etmemiz beklenmektedir. Değişim ihtiyacına cevap veren ve geleceğe yatırım yapan yeni öğrenme modellerinin kullanılması, bugünü dünün penceresinden izlememizin önüne geçecektir.
Kaynakça:
- Big Data, for better or worse: 90% of world’s data generated over last two years [İnternet]. Uygun Erişim: http://www.sciencedaily.com/releases/2013/05/130522085217.htm
- Dijital dünya önümüzdeki 6 yılda 10 kat büyüyecek [İnternet]. Uygun Erişim: http://bilgicagi.com/Yazilar/17205dijital_dunya_onumuzdeki_6_yilda_10_kat_buyuyecek.aspx
- Robinson, K. Out of minds, learning to be creatives. Capatone; 2001.
- OECD Better Life Index: Education [İnternet]. Uygun erişim: http://www.oecdbetterlifeindex.org/topics/education/
- McGarvey, R. Creative thinking. USAIR 1990 Haziran; s.36.
- Kim, K. H. The creativity crisis: The decrease in creative thinking scores on the Torrance Tests of Creative Thinking. Creative Research Journal 2011; 23(4): 285-295.
- Innovation Union Scoreboard 2013 [İnternet]. Uygun erişim: http://ec.europa.eu/enterprise/policies/innovation/files/ius-2013_en.pdf
- Cheung, A., Slavin, R. E. The effectiveness of educational technology applications for enhancing mathematics achievement in K-12 classrooms: A meta-analysis. Educational Research Review. 2013; 9: 88-113.
- Tablet Uygulamaları ve Eğitime Katkısı [İnternet]. Uygun Erişim: http://akillitablet.com/2012/06/20/tablet-uygulamalari-ve-egitime-katkisi/

Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *