Zekâ ve Doğru Karar

Zekâ ve Doğru Karar

Zekâ kavramının uygulamalı psikolojideki önemini mübalağa etmek mümkün değil. Çünkü zekâ testi, psikolojinin genel topluma kazandırdığı en önemli katkı sayılabilir. Zekâ testlerinin savunucuları, zekâ seviyesinin (IQ) maddi kazançtan, iş hayatındaki konuma kadar hayatın her alanındaki önemli sonucu öngörebildiğini gösteren veriler sunuyorlar. Bununla birlikte bu yaklaşım bazılarımızı üç sebepten dolayı rahatsız etmeye devam ediyor. Öncelikle zekâ kavramı hala çok zayıf tanımlanmıştır; zekânın standart tanımı “zekâ, zekâ testinin ölçtüğüdür”. Ayrıca hepimiz standart zekâ testlerinde çok yüksek puan almış olup da, gerçek dünyada fonksiyon göstermekte zorlanan insanlar tanıyoruz. Ve son olarak da standart kognitif değerlendirmelerde, problemler net olarak belirtilmiştir; halbuki gerçek dünyada problemler hemen hemen her zaman iyi tanımlanamazlar.

“Zekâ“ terimi bizim performans değerlendirmemizde kullandığımız bir yargı biçimidir; örneğin, spor alanında bazı kişiler akıllı oyunculardır, bazıları ise değildir. Biraz düşünürsek “zeki” kavramı genelde kararlara uygulanır- akıllı kararlardan sonra akıllı aksiyonlar gelir vb.- Karar vermek özellikle iş hayatı, politika ve savaş gibi para ve insan hayatının söz konusu olup, kötü kararların toplulukların refahını etkilediği zaman bilhassa daha önemlidir. Ayrıca karar vermek iş hayatı, politika ve savaş konularında genelde çok zordur. Çünkü dikkatlice düşünülerek verilecek bir karar için, hemen hemen hiçbir zaman yeterli zaman ve bilgi yoktur.

“Akıllıca karar vermek” kısıtlı bir zaman ve bilgi ile birlikte, mantıklı ve savunulabilir kararlar verme yeteneğidir. Sydney Finkelstein’nın 2003’te yazmış olduğu “Akıllı Yöneticilerin Başarısızlık Sebepleri”(Why Smart Executives Fail) adlı kitap, birçok başarısız olmuş işletme vakalarının detaylı analizini yaparak, iyi (ve kötü) karar verme konusunda düşünebilmemiz için mükemmel bir veri bankası sağlıyor. Yüzeysel bakıldığında şirketler, teknolojide değişmeler, yeni rakipler, kötü satın almalar gibi belli başlı sebeplerden dolayı başarısız olurlar, ama derinlemesine bakıldığında, her vakada problemlerin altında ‘kötü kararlar’ yatar. Ve her vakada kötü karar 2 aşamada gerçekleşir. İlk aşamada şirketin CEO’su istenen sonuca ulaşmak için yanlış yolu seçer. İkinci aşamada ise CEO verdiği kararın yanlış olduğu bilgisine rağmen kararından vazgeçmez. 

Örneğin, 1980lerde dünyanın en büyük otomobil üreticisi olan General Motors (GM) yaklaşmakta olan iki problemle karşı karşıya kalmıştı. Birincisi düşük fiyatlı yüksek kaliteli japon arabaları, ikincisi de içteki işçi eylemleriydi. GM’in CEO’su Roger Smith, her iki problemi de çalışan işçilerini robot üretim hattı ile değiştirip çözebileceğine karar verdi. Robotlara 45 milyon dolar yatırım yaptı -ki bu para hem Toyota ve Nissan’ı satın alabilecek bir meblağ idi-. Ancak yatırım başarısız oldu çünkü Japonların başarısının sırrı, robot teknolojilerinden öte, teknolojilerini çalışanları ile entegre edebilme şekillerindeydi. Otomobil endüstrisinden birinin belirttiği gibi, Roger Smith’in tüm yaptığı teknolojiyi, buna hazır olmayan bir iş gücü ile kullanmaya çalışarak, tam otomatik karışıklık yaratmaktı. Buna rağmen kararında direndi ve GM’in üretkenliği Toyota’ya oranla düşmeye başladı.

Gene kötü karar ve iki adımlı bir süreç. İlk aşamada, insan istediği sonuca gitmek için yanlış yolu seçiyor. İkinci aşamada da, kararın yanlış olduğunu gösteren veriler olmasına rağmen, bu kararda ısrar ediyor. Hogan Business Reasoning Inventory (HBRI) ın yapısına aşina olanlar için, istenen sonuca varmak için seçilen yanlış yol stratejik muhakemebaşarısızlığıdır. Veriler oluştuktan sonra kötü kararda ısrar etmek ise, taktik muhakemesinin başarısızlığıdır.

Hatalar

Hatasız kul olmaz, yanlışlık yapmak kaçınılmazdır. Ohio State Üniversitesi İşletme Okulu’ndan Paul Nutt, iş hayatında kurumlarda alınan tüm kararların yarısının, başarısız olduğunu gösteren veriler sunuyor. “Why Decisions Fail” (Kararların Başarısızlık Sebepleri) adlı kitabında, karar vericilerin farklı görüşleri ve geribildirimleri görmezden geldiği için başarısız olduğunu gösteriyor. Buradan çıkartılacak ders çok açık; iş hayatında karar verme konusunda kimse kimseden daha iyi değil. İyi ve kötü karar arasındaki en önemli fark, insanların kararlarının sonuçları ile ilgili geribildirime ne denli açık olduğu ile ilgilidir.

Ahlak gelişimi literatüründe, suçluluk ile ilgili ilginç bir araştırma alanı vardır. Standart bir araştırmada, varsayımsal bir kişi, bir hata yapar ve araştırmaya katılan kişiden eğer kendisi o hatayı yapsaydı nasıl bir tepki vereceğini açıklaması istenir. Bu doğrudan doğruya, kötü iş kararlarına nasıl tepki verildiği ile ilgilidir. Araştırma sonuçları insanların “suçluluk tepkilerinin” belirli davranışsal sonuçları olan dört kategoriye ayrıldığını göstermektedir

Bunların birincisine içsel cezalandırma (intropunitive) denir. İçsel cezalandırmaya meyilli kişiler hızla ve refleksif bir şekilde, kendilerini suçlarlar. Bu kişiler nispeten kalıcı suçluluk duygusu yaşamaya eğilimlidirler. Aynı zamanda psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’un ilgilendiği, biraz nevrotik kişilerdir. Onlar süperego ve suçluluk hakkında Freud’un fikirlerinin ilham kaynağıydılar.

İkinci kategoriye dış odaklı suçlama (extrapunitive) denir. Dışsal cezalandırmaya meyilli insanlar, hata yaptıkları bilgisi karşısında bir refleks olarak hızla diğer insanları ve dış koşullar suçlarlar. Suçlamayı içselleştirmedikleri gibi, başkalarına karşı şüpheli ve düşmanca bir tutum sergileyebiliyorlar.

Hata yaptığı zaman bunu reddeden ve durumu yok sayan üçüncü kategoriye dokunulmazlık (impunitive) denir. Durumun gerçekliğini inkar ettikleri gibi genellikle başkalarının neden bu konuyu gündeme getirdiğini anlamakta zorlanırlar. Psikopatinin belirleyici özelliği suçluluk duygusunun olmaması olduğundan bu insanlar psikopatik olarak algılanabilirler.

Dördüncü kategori, oluşma sıklığı açısından nispeten düşüktür. Bu tepkiler olgun özeleştirel suçlama (mature self-critical guilt) olarak adlandırılırlar. Bu kişiler kendi hatalarını sahiplenirler ve deneyimlerinden öğrenmeye odaklıdırlar.

Bu yazıda kişilerin hata yaptıkları bilgisine verdikleri tepkilerdeki bireysel farklılıkların değerlendirilmesi ile ilgili gerçekleştirilen literatürü inceliyoruz. Anlamlı bir değerlendirme davranışını öngörmeyi sağlamalıdır. Bu yüzden bu dört suçluluk tepkisinin, hangi davranışları öngördüğünü tanımlayabilmesi önemlidir. Ahlak gelişimi literatüründe en ilgi çeken konu ahlaki davranıştır. Genellikle suç işleme / işlememe bir kriter olarak ortaya çıkmaktadır. İçsel suçlama (Intropunitive) tepkileri öncelikle suçluluk duygusu ile ilişkilidir. Dış odaklı suçlama (extrapunitive) tepkileri esasen düşmanca bir saldırganlık ile ilişkilidir. Dokunulmazlık (impunitive) tepkileri ise inkâr etmek ile ilişkilidir. Dört kategori içinde sadece olgun özeleştirel suçlama (mature self-critical quilt) uyum, doğruluk ve tutarlılığı öngörür. Suçlular kendilerinin olgun bir özeleştirisini yapacak kapasiteye sahip değillerdir.

Diğer Makaleler

Yorum yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir

Son Makaleler

En Çok Yorumlanan

Öne Çıkan Videolar

Hayatın Hakkını Vermek

Hayatın Hakkını Vermek | Prof. Dr. Acar Baltaş | TEDxIzmir

Mesleğimi nasıl seçmeliyim?

Kurumların yönetim felsefesini hayata taşıyan insan ve değişim projeleri üzerine çalışan Prof. Dr. Zuhal Baltaş, mesleğinizi nasıl seçmelisiniz konusu üzerine bilgi veriyor.

Hayalini Yorganına Göre Uzat

Prof. Dr. Acar Baltaş, TEDxAnkara'da yaptığı konuşmada istek ve başarı arasındaki ilişki ile "yatkın olduğumuz şeyleri hayal etmenin" önemini anlatıyor.

Öne Çıkan Kitaplar