Savaşlar, teknolojik dönüşüm ve belirsizlikler değişse de, insanın stres karşısındaki temel mücadelesi varlığını koruyor. Makale, savaş stresi ile teknostres arasındaki ortak noktaları ele alırken, günümüz insanının yalnızca tükenmişlikle değil, giderek derinleşen bir anlamsızlık duygusuyla da karşı karşıya kaldığını vurguluyor. Stresi anlamlandırmanın, onunla başaçıkmanın ilk adımı olduğunu hatırlatıyor.
Üniversite mezuniyeti sonrası Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Halk Sağlığı ve Koruyucu Hekimlik Kürsüsü’nde Tıp Bilimleri Doktorasına başladım. Dünya Sağlık Örgütü Anayasası’nda; “Sağlık, sadece hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, bedenen, ruhen ve sosyal yönden tam iyilik halidir” tanımını temel alan konular ilgi odağımdaydı. Derslere paralel olarak yaptığım okumalarda, halk sağlığı araştırma, politika, uygulama ve eğitimlerini ele alan yayınlara ağırlık verdim.
Amerikan Halk Sağlığı Dergilerini (American Journal of Public Health) incelerken aradığım nitelikte bir araştırmayla karşılaştım. Araştırmayı yürüten Cornell Üniversitesi akademisyeni Dorothea Cross Leighton, Amerika Sosyal Psikiyatri ve Tıbbi Antropoloji Derneği’nin kurucusuydu. Bu çalışma, çocuk ruh sağlığı ve eğitimine farklı bir açıdan yaklaşıyordu. Leighton’un “Bir İzleme Aracı Olarak Okul Çocuklarında Stres Düzeylerinin Ölçülmesi Programına Giriş” başlıklı makalesi dikkatimi çekti. Yazar, okul çağı çocuklarında stres düzeylerini ölçerek veri toplamış ve öneriler sunmuştu. Doktora tezimi ilk eğitim dönemindeki stres konusunda yapmaya karar verdim.
Doktora çalışmamla başlayan bu ilgi, yetişkinlerde stres ve başaçıkma çalışmalarıyla devam etti. 1970’li yıllarda literatüre ulaşmak kolay değildi. Her yıl düzenli olarak yaptığımız Londra seyahatlerimizin önemli bir bölümü Foyles, WHSmith, Waterstones kitabevlerinde ve Londra Üniversitesi Kütüphanesi’nde geçerdi. Uzun yıllar elimin altında tuttuğum ve temel araştırmalarından yararlandığım Hans Selye’nin “Stress Without Distress” kitabıyla böyle buluştum. Endokrinolog olarak modern stres kavramının temellerini atarken kurduğu bağlantılarla psikolojiye geniş bir araştırma alanı açmıştı. Bu alanın izini sürmek için stres kitapları ve ilgili dergileri inceler, önemli gördüğümüz makaleleri ayırır ve gün sonunda fotokopi makinelerini bloke ederdik. Stresle Başaçıkma kitabımızın yayınından sonra yürüttüğümüz çalışmalar ve Londra St. George’s Üniversitesi’nde sürdürdüğüm araştırmayla devam eden ilgimiz bugüne kadar geldi.
2020 yılında pandemiyle başlayan süreçte, yaşam biçimimiz değişti ve Londra ziyaretlerimize ara verdik. O dönemde oğlumdan Londra Polis Teşkilatı New Scotland Yard’dan adresimize bir posta geldiğini öğrendim. Bir anlam veremediğimiz bu konuyu zihnimizde geriye ittik. Bir yıl sonra Londra’ya yaptığımız ilk ziyarette uçağımız Heathrow Havaalanı’na indiğinde ismimin anons edildiğini duydum.
Heathrow Havaalanı’nda uçak çıkışında iki sivil polis bizi karşıladı. Eşimden ayrılarak özel odaya alındım. Nazik ancak resmi bir tavırla yapılan görüşmede, bir basın mensubunun cinayetiyle ilgili tanıklığıma ihtiyaç olduğu söylendi ve Londra ziyaretim süresinde uygun olacağım bir zamanda Hammersmith Scotland Yard merkezinde görüşmeye davet edileceğim bildirildi. Görüşmenin, İsrail işgali sebebiyle ailesiyle beraber küçük yaşta Filistin’den göç etmek zorunda kalan Filistin asıllı karikatürist Naci el-Ali’nin Londra’da 29 Ağustos 1987’de çalıştığı Al Qabas gazetesine giderken arkadan vurulmasıyla ilgili olduğu bilgisi verildi. Filistin direnişinin ölümsüz sembolü olan Handala karakterinin (Görsel 1) yaratıcısı Naci el-Ali’nin 1987’deki suikastının araştırıldığını ve çözülmemiş bir vaka (cold case) olarak yeniden ele alınmaya karar verildiğini öğrendim.

Görsel 1. Filistin asıllı karikatürist Naci el-Ali’nin Handala karakteri.
Anlam veremediğim ve yanlışlık olarak düşündüğüm konuyla ilgili ayrıntılı soruların ardından geldiğim nokta, stresle bağlantımı ortaya koydu. Naci el-Ali’ye ait bir çantanın içinden çıkanlar arasında Stress and Response in Field War (Savaş Sahasında Stres ve Tepki) kitabı vardı ve bu kitabın bazı sayfalarında parmak izim bulunmuştu. Görüşmenin bundan sonraki bölümü stres konusunda akademik uygulama ve yayınlarla olan bağımla ilgili sorulara cevap vererek geçti. Onlar için bir cinayetin çözümüne ipucu olan bu iz, beni kütüphanelerde ve kitapçılarda stres kitapları ve bilimsel yayınları taradığım, elime geçenlerin sayfalarını çevirdiğim yıllara götürdü.

Toprak, kimlik ve büyüyen gerilim
Yaşadığı topraklardan dışlanmaya başkaldıran bir düşünce insanının ileri demokrasi olduğu kabul edilen bir Batı ülkesinde vurulmasının üzerinden yarım yüzyıl geçtikten sonra dosyanın tekrar açılmasına özen gösterilmesi, 2023’te İsrail’in uyguladığı ölçüsüz ve hedef tanımayan şiddete kayıtsız kalınmasıyla ironi oluşturuyor. 1940’lı yılların başında barış içinde yaşayan Yahudi ve Müslüman topluluklarının zaman içinde birbirine düşman edilmesiyle başlayan süreç, güçlü olanın güçsüz üzerinde baskı ve yok etme girişimini dünya kamuoyu önünde sürdürmesine yol açtı. Bugüne kadar yapılanlara sessiz kalınması, 2024’te Filistinlilerin toptan yok olma veya yaşadıkları toprakları terk etme ikilemiyle karşı karşıya olmaları sonucunu getirdi.
Kenizé Mourad’ın “Toprağımızın Kokusu-Filistin ve İsrail’in Sesleri” kitabı1 okunmaya değer. Bölgedeki Filistin ve İsrail halklarının yaşadıkları dramı, bölge insanlarının tanıklığıyla tarafsız bir biçimde ortaya koyuyor. Kendisine 2025’te Baltaş Salı Sohbetimiz için misafir olmuş; tarihten bugüne uzanan, kimlik ve aidiyet üzerine derin bir sohbet gerçekleştirmiştik. Bu sohbetin videosuna QR kodu okutarak erişebilirsiniz (Görsel 2).

Görsel 2. Kenizé Mourad ile Baltaş Grubu Salı Sohbeti.
Dünyada derinleşen çatışmalar, savaşın artık belirli coğrafyalarla sınırlı kalmadığını ve küresel ölçekte süreklilik kazandığını gösteriyor. Rusya-Ukrayna Savaşı üçüncü yılını aşarken, Orta Doğu’da başlangıçta İsrail-Filistin hattında yoğunlaşan çatışmalar zamanla farklı bir boyuta taşındı. Filistin yerleşimleri ile Gazze merkezli yıkıcı ve yok edici müdahaleler sürerken, İsrail ile İran arasındaki uzun süredir dolaylı biçimde devam eden karşıtlık ilk kez doğrudan çatışmaya dönüştü. 2026 yılı itibarıyla ABD’nin de dâhil olduğu saldırılar, bu süreci yalnızca iki ülke arasındaki bir gerilim olmaktan çıkararak tüm Orta Doğu’yu etkileyen ve Lübnan’ı içine alan geniş ölçekli bir güvenlik krizine dönüştürdü. Öyle ki bu durum, çatışma alanlarının ötesinde, bölgenin Dubai gibi ekonomik ve lojistik merkezlerini de doğrudan etkiledi. Bu ölçekte büyüyen gerilimler, bireylerin yalnızca fiziksel güvenliğini değil, sosyal dengesini de etkileyen psikolojik boyutları gündeme getiriyor.
Hayat krizi olarak stres
İnsan hayatında karşılaşılan sosyal stresler günlük, gelişimsel ve hayat krizleri niteliğindeki stresler olarak üç ana başlık altında toplanabilir:2
Günlük stresler: Günlük hayatın basit gerilimleridir. Farklı durumlar, olaylar ya da kişiler arası çelişen ihtiyaç ve amaçlar nedeniyle ortaya çıkar. Trafikte sıkışmak, bürokratik zorluklar, evde aksayan işler ya da teknik bir sorun gibi kısa süreli ve sınırlı olaylar bu gruba girer. Bu tür stresler olayın kendiyle sınırlıdır ve hayatın bütününü etkilemez; ancak yönetilmediğinde birikerek olumsuz etki yaratabilir. Bununla birlikte, güncel araştırmalar düşük düzeydeki bu streslerin zihinsel sağlık için faydalı olabileceğini göstermektedir. Örneğin Penn Devlet Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada, hayatında bir miktar stres yaşayan bireylerin bilişsel işlevlerinin daha iyi olduğu bulunmuştur.3
Gelişimsel stresler: Gelişimsel nitelikteki yaşam olaylarının yol açtığı streslerdir. Çocukluk ve yetişkinlik dönemlerinde ortaya çıkan gelişim basamaklarının sağlıklı biçimde tamamlanamaması, bireyin ilerleyen yaşlarda strese karşı daha hassas hale gelmesine neden olabilir. Buna karşılık, bu süreçlerin başarıyla aşılması, kendine güvenin ve stresle başaçıkma becerilerinin gelişimini destekler. Gelişimsel stresler fizyolojik, psikolojik ve sosyal alanları kapsar. Örneğin fizyolojik olarak ergenlik ya da menopoz; psikolojik olarak benlik farkındalığının gelişimi; sosyal olarak ise okula başlama veya iş hayatına geçiş gibi dönemler bu tür streslere örnek verilebilir.
Hayat krizleri niteliğindeki stresler: Bunlar her hayata başlı başına biçim verecek nitelikteki olayların yarattıkları streslerdir. Ciddi hastalıklar, doğum, aile bireylerinden birinin ölümü, işten çıkarılma vb. akla gelen bazı örneklerdir. Bu tür stresler aile yapısındaki yaşama kalıplarının uğradığı değişikliklerdir. Bu durumlar aile üyelerinin alışık oldukları “bireysel etkileşim kalıpları”nın hepsini veya pek çoğunu değiştirebilecek niteliktedir. Muğlaklık ve anlam duygusunun kaybolması, hayatı eskisi gibi yaşanamayacak hale getirir.
Mevcut savaş ortamı, travmatik bir stres kaynağı olarak bu üçüncü grupta yer alır ve coğrafyaların ötesine geçerek, bireylerin psikolojik dünyalarını derinden etkiler. Bu nedenle günümüz savaşlarını yalnızca jeopolitik bir mesele değil, aynı zamanda hayat krizi niteliğindeki stres olarak değerlendirmek gerekir.
Savaşta teknoloji ve teknostres
Savaş stresi, teknolojinin sahadaki kullanım biçimiyle yeni bir boyuta taşındı. Savaşlarda müdahale süreçlerinin giderek daha fazla insansız hava araçları ve yapay zekâ (YZ) destekli sistemler üzerinden yürütülmesi, teknolojinin doğrudan bir küresel güç unsuru haline dönüştüğünün çarpıcı bir göstergesi oldu. Ancak teknolojik dönüşüm savaş ortamıyla sınırlı değil. Özellikle YZ, iş ortamında da yeni bir güç unsuru olarak kaygıyı tetikliyor. Bu da bizi günümüz dünyasında bireylerin karşı karşıya kaldığı bir diğer önemli stres kaynağına, teknostrese götürüyor. Çalışanlar özellikle YZ açısından, işleri beklenen düzeyde tamamlama ve kendi değerini koruma baskısını aynı anda deneyimliyor. Böylece savaş sürecinde belirginleşen hızlı karar alma, etkin müdahale ve hedefe ulaşma gerekliliği, iş hayatında öğrenme sürekliliği ve çeviklik beklentileri üzerinden yeniden üretiliyor.
Tarafdar vd. (2007) tarafından tanımlanan teknostres yaratıcıları4 bilişim teknolojilerinin (BT) çalışanlar üzerindeki stres yapıcı etkilerini beş temel boyutta ele aldı. Aradan geçen zamana ve teknolojinin önemli ölçüde dönüşmesine rağmen, bu boyutlar günümüzde de geçerliliğini koruyor; hatta YZ, dijitalleşme ve sürekli bağlantı kültürüyle birlikte daha görünür hale geliyor: İlk boyut olan tekno-aşırı yük (techno-overload), teknolojinin kullanıcıları daha hızlı ve daha uzun süre çalışmaya zorladığı, bireylerin kapasitelerini aşan yoğun bilgi akışına maruz kaldığı durumları ifade ediyor. İkinci boyut, teknolojinin bireylere her an ulaşması nedeniyle iş ve özel hayat arasındaki sınırların bulanıklaşmasını ve kişinin kendisini sürekli “göreve hazır” hissetmesini tanımlayan tekno-istila (techno-invasion) boyutu. Üçüncü boyut olan tekno-karmaşıklık (techno-complexity), BT sistemlerinin karmaşık yapısı ve teknik terminolojisi nedeniyle kullanıcıların kendi becerilerini yetersiz hissetmelerini ve yeni sistemleri öğrenmek için aşırı zaman harcamak zorunda kalmalarını kapsıyor. Dördüncü boyut olan tekno-güvensizlik (techno-insecurity), bireylerin yeni teknolojiler tarafından işlerini kaybetme korkusu yaşamaları veya teknolojik becerileri daha yüksek olan başkaları tarafından yerlerinin doldurulacağı endişesini ifade ediyor. Son boyut olan tekno-belirsizlik (techno-uncertainty) ise teknolojideki sürekli değişim, güncelleme ve yükseltmelerin yarattığı kararsızlık ortamını ve bireylerin mevcut bilgilerinin hızla eskimesinden kaynaklanan huzursuzluğu ifade ediyor. Dergide boyutların kesişen yönlerini değerlendirerek iş yükü, belirsizlik ve karmaşıklık başlıklarında hazırladığımız anketimizle karşılaşacaksınız. Anketi yanıtlayarak teknostres düzeyinizi değerlendirebilirsiniz.
Bu noktada unutmamak gerekir ki; teknolojiyi yalnızca stres kaynağı olarak değil, doğru kullanıldığında bu stresi dengeleyebilecek bir araç olarak da ele almak gerekir. İnsanlar, bilişsel önyargıları nedeniyle sistematik hatalar yapma eğilimindedir; kendi içinde tutarlı ama yanlış kararlar verebilir. Ayrıca “gürültü” (noise) nedeniyle aynı kişi farklı zamanlarda farklı kararlar alabilir. İnsan zihni, özellikle anlamakta zorlandığı ve yeterince bilgi sahibi olmadığı konularda “Kuruntu Üretim Fabrikası”nı (KÜF) devreye sokma eğilimindedir. Bu tür konularda YZ zihnimizi zorlamaya ve KÜF’ümüzü arttırmaya neden olsa da, aynı zamanda veriyi daha sistematik biçimde işleme, zihinsel gürültüyü azaltma ve örüntüleri görünür kılma potansiyeline de sahiptir. YZ’nin stres azaltıcı potansiyelini, güçlü olduğu bu üç temel özellik üzerinden değerlendirebiliriz:
- Veri sistematik ve yeterince kapsamlıysa YZ’nin ürettiği iç görüler oldukça güçlüdür. Sağlık kayıtları veya finansal veriler gibi düzenli ve uzun süreli veri setlerinde, algoritmalar insanlara kıyasla daha isabetli tahminler yapabilir.
- YZ insanın önyargılarından arındırılmış değerlendirmeler sunabilir. İşe alım, performans değerlendirme veya öneri sistemleri gibi alanlarda, görünmeyen önyargıları azaltarak daha nesnel bir bakış açısı sağlayabilir.
- YZ örüntü tanıma konusunda oldukça etkilidir. Verilerdeki tekrar eden yapıları ve ilişkileri tespit ederek olasılık temelli tahminlerde bulunur. Ancak YZ doğrudan karar vermez; kararın çerçevesini netleştirir. İnsan hatasını azaltır, fakat belirsizliği tamamen ortadan kaldırmaz. Bu nedenle geleceğin en kritik becerisi, doğru kararı vermek değil, kimin ne zaman karar vermesi gerektiğini bilmektir.
VUCA’dan BANI’ye stresin değişen bağlamı
Stres konusunu ele aldığımız yıllardan bu yana belirsizlik, uyum bozukluğunun merkezinde yer alır. Birey açısından ilişkilerde, finansal alanda ve sosyal yaşamda yaşanan belirsizlikler ile iş yaşamındaki gelişmeler; beklenti ve süreçlerin farklılaşmasına yol açarak bunların kuruma etkisini öngörmeyi zorlaştırır. Belirsizlik, temelde bir bilgi eksikliğidir; Covid-19 sürecinde olduğu gibi olayların ne getireceği ve hayatın nereye evrileceği bilinemez.
Özellikle YZ bir uçta teknostresi artırırken, diğer uçta karar süreçlerini destekleyen güçlü bir araç haline geldi. Bu iki uç arasında gidip gelen deneyim, genel olarak içinde bulunduğumuz dünyanın etkilerinin doğrusal olmaktan uzak ve çoğu zaman öngörülemez olduğu gerçeğini de yansıtıyor. Nitekim uzun süre iş dünyasını tanımlamak için kullanılan VUCA çerçevesi, Covid-19 salgınının toplumsal ve ekonomik etkileri nedeniyle, yerini kaos ile yüzleşmeyi anlamlandırmak üzere BANI’ye bıraktı:5 Kırılgan (Brittle), Kaygılı (Anxious), Doğrusal Olmayan (Non-Linear) ve Anlaşılamaz-Akıl Almaz (Incomprehensible) koşullar her yanımızı sardı. Stresin temel kavramı olan belirsizlik ve muğlaklık BANI’nin doğrusal olmayan ve anlaşılamaz olan özellikleriyle strese yol açan koşulların tanımını genişletti.
Tükenmişlikten anlamsızlığa
Belirsizlik ortamları, iş yapış biçimlerinin evrilmesine, rollerin değişmesine ve matris yapılarda çalışma nedeniyle iş yükünün artmasına yol açar. Artan iş yükü, bireyin bilişsel kapasitesini ve duygusal dayanıklılığını zorlar. Bu koşullar, tükenmişlik belirtileri olarak adlandırılan bir tabloya zemin hazırlar.
Tükenmişlik genellikle, başarılı olmak için yoğun ve dolu bir programla çalışan, çoğu zaman kendi sorumluluğunun ötesine geçen ve yüksek yeterlilik beklentisiyle hareket eden bireylerde ortaya çıkar. Ancak paradoksal biçimde, yüksek performans hedefiyle çıkılan bu yol, zamanla performansın düşmesine ve hatta işten ayrılma düşüncesinin ortaya çıkmasına neden olabilecek bir belirtiler bütününe dönüşür. Tükenmişliği İş Talepleri-Kaynakları Modeli6 üzerinden değerlendiririz.
Tükenmişlik, sağlığın bozulması ve motivasyonun azalmasını içeren iki bağımsız sürecin sonucudur. Sağlığın bozulması, çalışan çabasını gerektiren işlerin önemli ölçüde artmasıyla oluşur. Aşırı ya da kötü tasarlanmış iş taleplerinden kaynaklanır. İş kaynaklarının eksikliği ise sosyal destek, geribildirim, özerklik ve görev çeşitliliği gibi gelişimi sağlayan yönleri içerir. İş kaynaklarının eksikliği, bağlılığı azaltır ve motivasyonu düşürür. Tükenmişlik ölçekleri iş yaşamı stres koşullarının ölçümlenmesini sağlar.7
Yeni dünyada haberlerin hızla yayılması, zenginlik, yolsuzluk ve beğenilirlik önyargısının geniş kitlelerde kabul görmesi tükenmişliği değil bunalımı, sıkışma ve sıkılma duygusunu besler. Var oluşun sorgulanması önemli, ancak tutarlı ve amaca dönük eylemlerde kısırlaşmaya yol açar. Anlam kayması hatta anlamsızlık ortaya çıkar. Günümüz insanı tükenmişlikten çok anlamsızlıkla baş başa kalıyor. Yaptığı işi yaşadığı anlam boyutunda sorgularken çıkış bulmakta zorlanıyor.
Anlamı aşındıran makro ve mikro koşullar
Mevcuttaki değişkenler ele avuca sığamayacak çeşitlilikte. Önümüze konulanlara bakınca aynı konu üzerinde farklı sunular olduğunu, farklı sinyaller aldığımızı fark ederiz. Aynı konudaki bu uyumsuzluk birbiriyle çatışan yorumların üretilmesine neden olur. Birtakım bilgiler vardır ancak bunlar arasından anlamı bulmak zordur. Yaşananı anlamak ve yapılanlarda insani değerlere dönük bir anlam üretmek mümkün olmaz. Anlam kesişmesi yoksa aynı söylem ve durumlara bakar, aynı şeyi göremezsiniz. Hangi tutumun hayatı kolaylaştıracağını bilemezsiniz. Bu akıl almaz ortamda bir tutarsızlık ve gürültü hâkimdir. İsrail ABD söylemleri ve 2025-26 Orta Doğu Savaşları’nda olduğu gibi, muğlaklığın akıl almazlığı alacakaranlık gibidir, neye baktığınızı ne gördüğünüzü seçemezsiniz.
Bu çerçeve, günümüzün savaş ve teknoloji temelli stres kaynaklarını anlamak için de açıklayıcı bir zemin sunar. Bu iki stres, farklı kaynaklardan beslenmelerine rağmen, bireyin anlam üretme kapasitesi üzerinde benzer aşındırıcı etkiler yaratır.
Savaş stresi, bireyin doğrudan deneyimlemese bile maruz kaldığı sürekli tehdit, belirsizlik ve kontrol kaybı duygusuyla şekillenir. Sürekli değişen jeopolitik gelişmeler, çelişkili açıklamalar ve öngörülemeyen sonuçlar, bireyin dünyayı anlamlandırma çabasını zorlaştırır. Bu durum, kaygıyı artırmakla kalmaz; bireyin “tüm bu yaşananların içinde hayatın anlamı nedir?” sorusunu gündeme getirir. Özellikle adalet, güvenlik ve istikrar gibi temel varsayımlar sarsıldığında, bireyin değerler sistemi ile yaşadığı gerçeklik arasında bir uyumsuzluk oluşur. Bu uyumsuzluk, zamanla anlamsızlık hissini derinleştirir.
Teknostres ise daha mikro düzeyde, ancak sürekliliği nedeniyle benzer bir etki yaratır. Sürekli güncellenen sistemler, artan hız beklentisi, aynı anda birden fazla dijital aracı yönetme zorunluluğu ve kesintisiz erişilebilir olma baskısı, bireyin zihinsel alanını daraltır. Bu durum zihinsel yorgunluğu artırmakla kalmaz; bireyin “bu hız ve yoğunluk içinde yaptıklarımın anlamı nedir?” sorusunu sormasına neden olur. Süreçlerin giderek hızlanması ve parçalanması, kişinin yaptığı iş ile ürettiği değer arasındaki bağı zayıflatır. Böylece birey, bir yandan yetişmeye çalışırken; diğer yandan yaptığına anlam atfetmekte zorlandığı bir deneyim yaşamaya başlar.
İkisi birlikte değerlendirildiğinde, birey hem “dünya nereye gidiyor?” sorusuna yanıt bulmakta zorlanır hem de “ben bu resmin neresindeyim?” sorusuna anlamlı bir karşılık üretemez. Bu nedenle günümüz insanı çoğu zaman yalnızca tükenmişlik yaşamaz; aynı zamanda yaptığı işin, verdiği emeğin ve kurduğu hayatın anlamını yeniden kurmakta zorlandığı daha derin bir anlamsızlık deneyimiyle karşı karşıya kalır.
Sonuç
Günümüz dünyasında stres, tek bir kaynaktan beslenen bir deneyim olmaktan çıkmış; savaşların yarattığı yüksek yoğunluklu tehditlerle, teknolojinin gündelik hayata yaydığı baskıyla iç içe geçmiştir. Belirleyici olan bireyin bu koşulları nasıl anlamlandırdığı ve zihninde nasıl düzenlediğidir. Böylelikle stres, doğru sorularla sınırlandırılabilir ve yönetilebilir bir deneyime dönüşebilir.
Kaynakça:
- Mourad K. Toprağımızın kokusu: Filistin ve İsrail’in sesleri. İstanbul: Everest Yayınları; 2018.
- Day SB. Life stress. Vol. 3. New York: Van Nostrand Reinhold; 1982.
- Bohn K. Living a stress-free life may have benefits, but also a downside [İnternet]. Uygun erişim: https://www.psu.edu/news/research/story/living-stress-free-life-may-have-benefits-also-downside/
- Tarafdar M, Tu Q, Ragu-Nathan BS, Ragu-Nathan TS. The impact of technostress on role stress and productivity. J Manag Inf Syst. 2007;24(1):301-328.
- Cascio J. Facing the age of chaos. Medium. 2020.
- Demerouti E, Nachreiner F, Schaufeli WB. The job demands-resources model of burnout. J Appl Psychol. 2001;86(3):499–512.
- Baltaş A, Baltaş Z. Stres ve başa çıkma yolları. İstanbul: Doğan Kitap; 2024.
